26 Mayıs 2009 Salı

birkaç gündür hiç keyfim yok, ortada canımı sıkacak bir şey de yok. aptal aptal bilgisayarı kurcalarken antonio vivaldi diye bi klasörün içinde klasik mp3 buldum, her birini tek tek tıklayıp kısa süreli dinlemeye başladım. sonra kendimi ekşi sözlükte bir şeyler ararken ve limewire ile klasik müzik indirirken buldum. mozart- turkish march.mp3 bu ne ola acaba diyerek indirdim. ben bunu biliyorum ama adının turkish march olduğunu bilmiyorum. bu hayatta da ne kadar çok şey var be arkadaşım, insanın bazen hepsini öğrenesi geliyor. böyle bir şey olmayacağını biliyorum zaten hayal bile kurarken takılıyorum bazen. hayal ulan işte allegro concerto no2(vers).mp3 süpermiş. kimin söylediği, türevleri, bak bu daha iyidirleri, klasik müziğin gelmişi, geçmişi falan değil işte… sadece bana lazımdı o kadar, dinledim, dinliyorum. martılar, deniz, yer, gök, bakkal amca, sevimli küçük çocuklar, heyooo…

lan doktor

28 Temmuz 2008 Pazartesi

altı yıldır aynı işi yapıyorum ama halen daha alışamadım. demek ki ben bu değilim, başka bir şeyim. ama neyim onu da bilmiyorum. konuyu da hemen bitirdim. hayatıma ikinci bir şık arıyorum, tek şık olunca her şey doğruymuş gibi…

doktor uzun uzun anlattı, o kadar uzun anlattı ki, bu virgülden sonra bağlayacak bir cümle bile yazamadım bak. bir önceki cümlenin içerisinde “o derece” sözü de geçmeliydi gibi, sanki. ama şunu diyeceğim, kısaca siktir et dedi bana doktor. doktor bu sözleri sarf ederken, üzerinde nescafe yazan kırmızı bardağını, sağındaki küçük masaya doğru yavaşça bırakıyordu. bardağı bırakırken oturduğu koltuktan hafifçe öne doğru eğildiği için gözlüklerinin üzerindeki aralıktan bana bir bakış atıyordu, cam açıktı ve hafif bir rüzgar krem rengi perdeyi biraz içeri doğru havalandırınca doktorun gözleri o yöne doğru kaydı işte tam o sırada bir şey olması gerekiyordu içeri birileri girip doktoru öldürmeli ve bana silahı doğrultmalı ama ben blogu yazan kişi olduğum için ölmemeliyim. ölmüyorum laan, sürekli olmasına rağmen alışamıyorum sadece. bana bir b şıkkı verilsin, yine de yanlış olanı işaretleyeceğimi bile bile…

daha da

16 Temmuz 2008 Çarşamba

ellerim boşta kaldığında sıradan bir kasım günüydü. doğum günüme az kala bana ait sandığım ellerim yoktu bedenimde. ne kadar da bendim hâlbuki yaşadıklarımda. ki nerelerden geçip gelmiştik, o basit kasım sabahına.
biraz deniz havasında saklıydı hayatım, biraz da kat edilen mesafelerde. neden be dedim kan kırmızı gözlerimle, sonraki bir sabah uyandığımda, yine kendimi kendime veremediğimde. neden ben sırt sırta verdik sandığımda sadece boşluk olduğunu fark edememiştim ardımda. o kadar mı ağırdı boşluk ya da boşluk kadar mıydın?

karar vermek zordur, ne yaşarsan yaşa diğer vermediğin kararın sonucunu bilemeyeceksindir, neden karar vermek zorunda kaldığını da unutarak.

sim#000000

15 Temmuz 2008 Salı

uyumadan az önceki yorgun ve durgun bedenin ruhsalı

good night sun

demişti...

27 Şubat 2008 Çarşamba

arayı açıyorum. herkesle ve kendimle. kendime giderken yani gideceğim en uzağa, kaybediyorum yakınımdakileri...
belki de. aram açılıyor, zamanla; bir türlü çözümlenemeyen o hain cellatla savaşıyorum
ve yine belki de, bile bile yenilgiyi...

bu sabah kapımı çalarken

kendimi, ikiden fazla olduğunu bildiğim bir sayıya ayırdığımı hatırlıyorum, bundan yüzyıllar önce, sanki. anlatacak hikâyeleri olmayanlardanım ya da hikâye anlatamayanların, kendilerini hikâyesiz hissetmeleri ile benzeşen bir atmosferdeyim. tam olarak ne olması gerektiğinden de emin olamıyorum fakat ne olmaması gerektiğini çok da iyi biliyorum. kendimi bazı vakitlerde silkeleyip toplayınca, bir o kadar da farkında olmama rağmen, kendimi, kendime, ne olmaması gerektiğine yakın olarak buluyorum, toplamda.
ve ben, o tanımadığınız ben değilim.

al sana başlık be karamurat

25 Şubat 2008 Pazartesi

son yirmi dakikadır hayatımda hiçbir değişiklik olmadı. yirmibirinci dakikada bu duruma içerleyip bir çay söyledim. bunların hepsi geçmişte kaldı be murat. simit yer misin? yok ben almayayım, ama söylerken almiycam dedin. bazen olur. merhaba ben doktor falanca, bir tane leptapım var. ben filancanın yanından geliyorum, selam söyledi. çay söylesene, değiştir, peki. kız sen istanbul’un neresindensin? merhaba, ben bir program yüklerken bilgisayarım kapanıyor. aferin. ben de bu akşam nerde yesem diyordum, sırtımda hafif bir ağrı var. inanmazsan sor. ben aslında biliyordum ama işte. bilirsin, hani, olur ya, bazen, i yazmak isterken ya da virgül koymak isterken elin ürgüp’e değer ve komikü olur bazen, olur ya, haniü, bilirsin. pazartesiyi de bitirecem ulan, dünyayı da kurtarıcam. bilader tuzu uzatır mısın, uzatma lan tamam. kes. ctrl + v. ctrl + z, ctrl + z, ctrl + z…

24 Şubat 2008 Pazar

sigara almak için yoldaki bir bakkala girdiğimde cino çikolata gördüm, çok duygulandım ve onu yedim. sigarayı da daha sonra başka bir bakkaldan aldım. metro istasyonuna girmeden önce, havanın geçen haftalara göre daha bir ılımlı davrandığını düşündüğümü hatırlıyorum şimdi. sonra lost izlemiştim. bir de prison break, ardından simpsons. simpsons komikti. rushmore filminde, bill murrray’in ağacın arkasına saklanıp öğretmeni izlerken öğretmenin onu fark etmesiyle devam eden o sahneye çok gülmüştüm. ayrıca, royal tenenbaums filminde ağzından sigarayı bırakmayan kadının geçmişinin gösterildiği o kısa sahneye de. vakit yatmak için erken olsa da, yarın işe gidileceğini düşündürecek kadar geç olmuş, şimdi onu düşünüyorum, sonra görüşürüz.

içerisinde at koşturabilemeyeceğin

18 Şubat 2008 Pazartesi

hızlı adımlarla yaptığım yürüyüşümü kesmeden, siyah renkli ayakkabılarımın üzerinin az da olsa çamurlandığı gördüm. böylece zamandan tasarruf edip etmediği mi düşünmüyordum bu sadece böyle olduğu için böyle yazıyordum.
gideceğim yer, daha önce de birçok kez gittiğim bir yer olduğu için, sanki gidilesi pek zor değilmiş gibi bir his veriyordu bana. kulaklarımın donacak kadar üşümüş olmasını bile biraz sonra hatırlayacaktım.
pek hatırlamasam da ne hakkında olduğunu, yürürken yine bir şeyler düşünüyordum.
aniden yürüdüğüm yol üzerindeki sokak lambalarının birçoğu sönüverdi, başımı yukarı kaldırıp lambalara bakarken birden gözüm aya doğru kaydı, sonra da siyaha çok yakın koyuluktaki mavi gökyüzüne.
hâlbuki şu bahsettiğim an sadece bir dakikalık bir zaman dilimine aitti. ama işte benim için hayat sokak lambalarını söndürüp, aya bakmamı sağlarken, sokak lambalarının sönmesi için bir trafik kazası gerekmişti ve bu kazada biri hayatını kaybetmek üzereydi, etrafta insanı iliklerine kadar donduracak bir hava vardı.
evsiz bir dünya vatandaşı yine kendi gibi sahipsiz bir köpekle soğuk rüzgârın pek erişemediği tenha ve kuytu bir yerde uzanmıştı ve aslında adam zaten soğuktan ölmüş ancak köpek yalnız kalmamak ve onu yalnız bırakmamak için orada yatıyordu.
elektriğin kesildiği bölgedeki bir evin perdesine içeriden bir ışık vuruyordu. muhtemelen de mum yakılmıştı ve belki de ‘hay ben bu elektriklerin’ deniliyordu bir çok evde. ve evet sonra nasıl oldu da oldu hiçbir şey olmamış gibi oldu.
burası zaten su içmek için mutfağa gittiğim kısımdı ve odam çok soğuk olduğu için beynim git ısınacak bir yer bul lan salak, diyordu ya da buna benzer bir şey. hazır konu değişmişken, unutmak istediğin bir şeyler olduğu zaman biraz üşü iyi gelir her boku unutabilirsin. bazen bazı şeyler uzun zaman alır fakat bla bla bla gibi bir cümle de bünyeye iyi gelmez çünkü yarın işe gitmeliyiz, erken yatıp erken kalkmalı, önce sola sonra sağa ve sonra, son kez olarak da sola bakmalı ve mutlu bir hafta başına başlangıç yapmalıyız. ama bu demek değil ki, gibi bir girişle zaten bu dünyaya da bir şey veremezsin, ancak sabah metroya kadar yürümek için karlar üzerine basacağın o sıralarda ağzında büyük bir salatalık dilimini yerken çıkan o sesin, karlar üzerine bastığında çıkan o sesle benzeşmesine dayanarak, dünyaya ben de bir kar parçasıyım mesajını verebilirsin. ne de olsa ağzın var, salatalık da elinde.

2038, yamalı bir asfalt üzerinde. pazar. çoraplarım mavi, saçlarım taralı.

ölmeden önce en az çok kere yaptıgım onca şeylerden biri

12 Şubat 2008 Salı

metronun camından dışarıyı seyrediyordum. derken metro inmem gereken istasyona geldi.
indim.

altı karış

08 Şubat 2008 Cuma

filin üzerinde bir kaç tur atmak hiç de fena olmazdı.
ne var ki, olayın aslının fille de ilgisi yoktu.
bir yerlerde aitlik hâli olacaktı cümlenin.
filan

the life aquatic with steve zissou

06 Şubat 2008 Çarşamba

derin iz tarafından sobelenince, artık klavyenin üzerindeki tozların temizlenmesi gerektiğini anlamıştım. yazmaya başladıgım ilk an, klavyeyi temizlemediğimi farkettim ama hiç bozuntuya vermeden bu işi de bitirdim. şimdi temiz bir klavyeye sahibim. hem de kablolu.

bill murray'in oynadıgı filmlerin hastasıyımdır. replikler tabi ki bomba ancak ve özellikle de olaylara karşı sakin tavırlı bir yüz ifadesi takınması, duruşu, oturuşu, kırıp geçirir beni gülmekten.


film: the life aquatic:

steve zissou: silahını ona doğrultma, karşındaki maaşsız çalışan bir stajyer.


-jane(hamile olan kadın karnındaki bebekten bahsederek) 12 yil icinde 11.5 yasinda olacak.
-zissou: bu benim en sevdiğim yaş.


- köpekbalığına benzeyen
anormal bir balığa rastladık!
10 metre uzunluğunda, pek bilinmeyen
sırt yüzgeci var, her tarafı benekli!

- güdüm zıpkınıyla sırtından vurdum!
- esteban'ı yedi!
- esteban'ı ısırdı mı?
- yedi!
- öldü mü yani?
- esteban'ı yedi!
- olduğu gibi mi yuttu?
- hayır! çiğneyerek!



- steve, şurada seninle konuşmak
isteyen bir adam var.
- ne lazımdı ihtiyar?
- bunu imzalar mısınız lütfen?
- bir de bunu.
- bunu da.
- daha kaç tane var?
- pekala, bak, kalanlarında
imzamı taklit et.
- bunu evde de yapabilirdim.
- defol buradan.


geleneksel olarak, birine bu görevi devretmeliyim. fekat demem o ki, ben bir kişiye değil de bir ekibe bu işi devredeyim. bitirim ikili olarak da; sahneye doli ve folyo'yu davet edeyim. hay allah publishe de basmış bulundum artık...

düşününce...

22 Aralık 2007 Cumartesi

adım adım ilerleyen kuyrukta yitirilmişti…

geçtiğim her sokak lambasının önüne düşüyordu gölgem; aklımı emanet etmeye çalıştığım gereksiz ayrıntılarla. kırmızısı yanmış trafik lambasının yeşilini bekleyen hayatlar, havaların ne kadar soğuk olduğunun bahsedildiği yan yana yürüyen hayatlar. esen rüzgârın soğukluğu kulaklarımın ne kadar üşüdüğünü düşündürtmüştü bir an. artık sabah kalktığımda yorgan dışındaki yaşamın soğuk olduğuna alışabilecek kadar uyanmıştım sabahları. ama ben sadece yürüyordum öylesine, öyle işte, bir yere gidilir gibi, sanki.

aklıma düşenler hiçbir zaman tek bir konu üzerine olamamıştı, olması da gerekmiyordu zaten. hep bölük pörçük, daldan dala atlayan küçük kesitler ve kimi zaman yarım kalan tüme varmaya çalışmalar. her biri aslında birbirinden ayrı her biri de olabilirdi. düşünmek gerekmezdi ve ben düşünmezdim aslında sadece sonra hatırlardım. onları bir noktada toplamak sonra da fırlatmak istermişim meğer.

bazı sabahlar kalktığımda ‘yeni bir gün ve şu an bir sorunum yok güne dair, acaba canımı sıkan sorunlar nasıl ortaya çıkıyor, bugün bunu inceleyip kopma noktasını bulayım’ derdim. ama günü bitirirken hatırlardım bu sözleri sarf ettiğimi. yaşarken unutulurdu zaten, yaşarken sadece yaşanılırdı sonra düşünülürdü.

hiçbir veya birçok şeyi amaçlamadım da ben, amaçsızca yaşamanın anlamını düşündüğümde istemsiz, bilinçsizce kurgulanan amaçlarla çevrelenmiş bir hayat görüyordum kendimde. farkına vardığında yeni bir güneş mi doğacaktı hayatına, soğuk rüzgâr senin yüzüne çarpmayacak mıydı?

bir şeyler sorgulanmadan ya da düşünmeden önce de vardır.
ve keşfettikçe de yitirilir.

punto

10 Aralık 2007 Pazartesi




insanlar hep daha fazlasını istediği için ölüm vardır.

ebe'den sobe'den

09 Aralık 2007 Pazar

pek kıymetli doli sobelemişti uzun zaman önce. biraz geç de olsa sözümü tutmalıyım diyerek şu boş gecemi bu işe ve bloga ayırdım. ve özellikle belirtmeliyim ki, pek zor bir işmiş, kendini anlatan dize bulmak ve ben bulamadım gibi ya da aramadım galiba. o sebeple blogumdaki geçmiş tarihlerden bir kaç tane post'umu koymaya karar verdim. tembellik zor, evet.



bir gün gelir de o gün pazartesi olursa
ve o gün gelir de ben o günde
olmazsam
o gün, ben, o güne yetişememiş olursam
ya da gün benden önce
gelmiş olursa,
ve o bana yetişememiş olursa,
işte o gün -hangi gün-
amerikan filmi kaçkını biri gelir de
kapımı bir gün önce çalarsa
ben
de ona gününü gösterecek olsam
ama o gün benden sonra gelecek olsa.
gelecek o gün olsa, olacağı gün, bugün olsa
ve hatta o gün geçmiş olsa.
ve işte ben, günümü şaşırsam, gün de beni,
arada kaybolsam, bir arada
iki derede,
bir gözüm dünden, diğeri yarından...
ben de bu satırlardan
baksam.


hayatı demliyorum bu aralar
gözlerim
hiç olmadığı kadar açık
biraz
da
orhan veli kadar deli
ve
karbonat katıyorum
aralıksız,
demi kaçmasın
ve
atıyorum içine
kendimi de
şeker niyetine.
bir türlü tatlanmıyor meret.
neden = ise


uykusuz bir sabahın doğuşu
savaş doğar sabahıma
geceler müptela duman
yoluna
müzik eksik notalarıyla
kusurlu dans anında
siyahın bana
aitliği
aitliğinin bana aitliği
aklım ve kısa ziyaretleri
dönüşte
ekmek kırıntıları
siyah renkli sokak lambaları
utangaç sokak kedileri
ayaklarımın garip hâlleri
elimden gelen; sigara, çakmak
benden
giden, esenlikler.
Senden bana, mutluluklar
her sabahım savaş,
her
sabah, kaçan esirler
gider tek tek, akıldan..
ben son esiri savaşın
bir yanım, noksan sana
bir düş düşer, sabahıma
tek kalmışken
savaşımda
kolla beni, son sabaha…

doğum günü münasebeti ile

03 Aralık 2007 Pazartesi

iki aralık doğumlu milyonlarca insan gibi, benim de dün doğum günümdü. bugün ise, üç aralık tarihinin doğum günü olmadığı milyarlarca insandan biriyim. herkese merhaba.

olur bazen

12 Kasım 2007 Pazartesi

olur bazen, bir şeylerin olmasının gerekliliğini hissedersin üzerinde. lâkin her şey biraz sonra geçecek ve bitecektir. sen sonra belki de hatırlamayacaksındır. bu hep olur zaten; üzerinde hissetmek.

olur işte sanki dünya birden senin aksine döner sanırsın. işte sanırsın. okul bitince de bir şeyler sanılır, hava soğuk mu gelir ne, üşünülüverilir birden.

su içerken bardağın alt kısmını yukarı doğru kaldırırken ve o anda su seni rahatlatırken bunları hiç birini düşünmezsin. insan aslında pek bir şey düşünmez ne kadar çok düşündüğünü sansa da. bunu da bilirsin ama her bildiğini bir araya getiremezsin.

inan ki, hiçbir şey olmaz… su güzeldir ve güneş bizi ısıtır.

scooter'lar

09 Kasım 2007 Cuma

bir sabah uyandım ve deniz kıyısında buldum kendimi… hiç zaman kaybetmeden kayıp insan bürosunu arayıp, ihbar bıraktım… biri almaya geldi beni… ‘siz misiniz?’ diye sorduğumda çok net bir ‘evet’ cevabı aldım. beni bulmuştum artık.

filan.

evet

bir tane hayatım var. sokakta güneş beni ısıtıyor.
ayakkabılarımı bağlamak için eğilebiliyorum.
falan.

sen güldüğünde
uzaklaşıyor
her şey
sesinin tonu,
mutluluk

duyarsın sesini
ve tonu
mutluluğu barındırır
ve seni
uzaklaştırır tümden
bölünürsün