altı yıldır aynı işi yapıyorum ama halen daha alışamadım. demek ki ben bu değilim, başka bir şeyim. ama neyim onu da bilmiyorum. konuyu da hemen bitirdim. hayatıma ikinci bir şık arıyorum, tek şık olunca her şey doğruymuş gibi…
doktor uzun uzun anlattı, o kadar uzun anlattı ki, bu virgülden sonra bağlayacak bir cümle bile yazamadım bak. bir önceki cümlenin içerisinde “o derece” sözü de geçmeliydi gibi, sanki. ama şunu diyeceğim, kısaca siktir et dedi bana doktor. doktor bu sözleri sarf ederken, üzerinde nescafe yazan kırmızı bardağını, sağındaki küçük masaya doğru yavaşça bırakıyordu. bardağı bırakırken oturduğu koltuktan hafifçe öne doğru eğildiği için gözlüklerinin üzerindeki aralıktan bana bir bakış atıyordu, cam açıktı ve hafif bir rüzgar krem rengi perdeyi biraz içeri doğru havalandırınca doktorun gözleri o yöne doğru kaydı işte tam o sırada bir şey olması gerekiyordu içeri birileri girip doktoru öldürmeli ve bana silahı doğrultmalı ama ben blogu yazan kişi olduğum için ölmemeliyim. ölmüyorum laan, sürekli olmasına rağmen alışamıyorum sadece. bana bir b şıkkı verilsin, yine de yanlış olanı işaretleyeceğimi bile bile…
karar vermek zordur, ne yaşarsan yaşa diğer vermediğin kararın sonucunu bilemeyeceksindir, neden karar vermek zorunda kaldığını da unutarak.
uyumadan az önceki yorgun ve durgun bedenin ruhsalı
good night sun
arayı açıyorum. herkesle ve kendimle. kendime giderken yani gideceğim en uzağa, kaybediyorum yakınımdakileri...
belki de. aram açılıyor, zamanla; bir türlü çözümlenemeyen o hain cellatla savaşıyorum
ve yine belki de, bile bile yenilgiyi...
ve ben, o tanımadığınız ben değilim.
al sana başlık be karamurat
Gönderen Erol zaman: 17:32 Etiketler: iş güç, ne diyorum ben 25 Şubat 2008 Pazartesiiçerisinde at koşturabilemeyeceğin
Gönderen Erol zaman: 00:41 Etiketler: filan, ne diyorum ben, zaman 18 Şubat 2008 Pazartesi2038, yamalı bir asfalt üzerinde. pazar. çoraplarım mavi, saçlarım taralı.
ölmeden önce en az çok kere yaptıgım onca şeylerden biri
Gönderen Erol zaman: 09:55 Etiketler: filan, ne diyorum ben 12 Şubat 2008 Salımetronun camından dışarıyı seyrediyordum. derken metro inmem gereken istasyona geldi.
indim.
filin üzerinde bir kaç tur atmak hiç de fena olmazdı.
ne var ki, olayın aslının fille de ilgisi yoktu.
bir yerlerde aitlik hâli olacaktı cümlenin.
filan
the life aquatic with steve zissou
Gönderen Erol zaman: 10:17 Etiketler: bill murray, replik, sinema, steve zissou 06 Şubat 2008 Çarşambaderin iz tarafından sobelenince, artık klavyenin üzerindeki tozların temizlenmesi gerektiğini anlamıştım. yazmaya başladıgım ilk an, klavyeyi temizlemediğimi farkettim ama hiç bozuntuya vermeden bu işi de bitirdim. şimdi temiz bir klavyeye sahibim. hem de kablolu.
bill murray'in oynadıgı filmlerin hastasıyımdır. replikler tabi ki bomba ancak ve özellikle de olaylara karşı sakin tavırlı bir yüz ifadesi takınması, duruşu, oturuşu, kırıp geçirir beni gülmekten.
film: the life aquatic:
steve zissou: silahını ona doğrultma, karşındaki maaşsız çalışan bir stajyer.
-jane(hamile olan kadın karnındaki bebekten bahsederek) 12 yil icinde 11.5 yasinda olacak.
-zissou: bu benim en sevdiğim yaş.
- köpekbalığına benzeyen
anormal bir balığa rastladık!
10 metre uzunluğunda, pek bilinmeyen
sırt yüzgeci var, her tarafı benekli!
- güdüm zıpkınıyla sırtından vurdum!
- esteban'ı yedi!
- esteban'ı ısırdı mı?
- yedi!
- öldü mü yani?
- esteban'ı yedi!
- olduğu gibi mi yuttu?
- hayır! çiğneyerek!
- steve, şurada seninle konuşmak
isteyen bir adam var.
- ne lazımdı ihtiyar?
- bunu imzalar mısınız lütfen?
- bir de bunu.
- bunu da.
- daha kaç tane var?
- pekala, bak, kalanlarında
imzamı taklit et.
- bunu evde de yapabilirdim.
- defol buradan.
geleneksel olarak, birine bu görevi devretmeliyim. fekat demem o ki, ben bir kişiye değil de bir ekibe bu işi devredeyim. bitirim ikili olarak da; sahneye doli ve folyo'yu davet edeyim. hay allah publishe de basmış bulundum artık...
geçtiğim her sokak lambasının önüne düşüyordu gölgem; aklımı emanet etmeye çalıştığım gereksiz ayrıntılarla. kırmızısı yanmış trafik lambasının yeşilini bekleyen hayatlar, havaların ne kadar soğuk olduğunun bahsedildiği yan yana yürüyen hayatlar. esen rüzgârın soğukluğu kulaklarımın ne kadar üşüdüğünü düşündürtmüştü bir an. artık sabah kalktığımda yorgan dışındaki yaşamın soğuk olduğuna alışabilecek kadar uyanmıştım sabahları. ama ben sadece yürüyordum öylesine, öyle işte, bir yere gidilir gibi, sanki.
aklıma düşenler hiçbir zaman tek bir konu üzerine olamamıştı, olması da gerekmiyordu zaten. hep bölük pörçük, daldan dala atlayan küçük kesitler ve kimi zaman yarım kalan tüme varmaya çalışmalar. her biri aslında birbirinden ayrı her biri de olabilirdi. düşünmek gerekmezdi ve ben düşünmezdim aslında sadece sonra hatırlardım. onları bir noktada toplamak sonra da fırlatmak istermişim meğer.
bazı sabahlar kalktığımda ‘yeni bir gün ve şu an bir sorunum yok güne dair, acaba canımı sıkan sorunlar nasıl ortaya çıkıyor, bugün bunu inceleyip kopma noktasını bulayım’ derdim. ama günü bitirirken hatırlardım bu sözleri sarf ettiğimi. yaşarken unutulurdu zaten, yaşarken sadece yaşanılırdı sonra düşünülürdü.
hiçbir veya birçok şeyi amaçlamadım da ben, amaçsızca yaşamanın anlamını düşündüğümde istemsiz, bilinçsizce kurgulanan amaçlarla çevrelenmiş bir hayat görüyordum kendimde. farkına vardığında yeni bir güneş mi doğacaktı hayatına, soğuk rüzgâr senin yüzüne çarpmayacak mıydı?
bir şeyler sorgulanmadan ya da düşünmeden önce de vardır.
ve keşfettikçe de yitirilir.
insanlar hep daha fazlasını istediği için ölüm vardır.
ebe'den sobe'den
Gönderen Erol zaman: 03:03 Etiketler: doli, ebe, tembel adam, şiirimsi 09 Aralık 2007 Pazarpek kıymetli doli sobelemişti uzun zaman önce. biraz geç de olsa sözümü tutmalıyım diyerek şu boş gecemi bu işe ve bloga ayırdım. ve özellikle belirtmeliyim ki, pek zor bir işmiş, kendini anlatan dize bulmak ve ben bulamadım gibi ya da aramadım galiba. o sebeple blogumdaki geçmiş tarihlerden bir kaç tane post'umu koymaya karar verdim. tembellik zor, evet.
bir gün gelir de o gün pazartesi olursa
ve o gün gelir de ben o günde
olmazsam
o gün, ben, o güne yetişememiş olursam
ya da gün benden önce
gelmiş olursa,
ve o bana yetişememiş olursa,
işte o gün -hangi gün-
amerikan filmi kaçkını biri gelir de
kapımı bir gün önce çalarsa
ben
de ona gününü gösterecek olsam
ama o gün benden sonra gelecek olsa.
gelecek o gün olsa, olacağı gün, bugün olsa
ve hatta o gün geçmiş olsa.
ve işte ben, günümü şaşırsam, gün de beni,
arada kaybolsam, bir arada
iki derede,
bir gözüm dünden, diğeri yarından...
ben de bu satırlardan
baksam.
hayatı demliyorum bu aralar
gözlerim
hiç olmadığı kadar açık
biraz
da
orhan veli kadar deli
ve
karbonat katıyorum
aralıksız,
demi kaçmasın
ve
atıyorum içine
kendimi de
şeker niyetine.
bir türlü tatlanmıyor meret.
neden = ise
uykusuz bir sabahın doğuşu
savaş doğar sabahıma
geceler müptela duman
yoluna
müzik eksik notalarıyla
kusurlu dans anında
siyahın bana
aitliği
aitliğinin bana aitliği
aklım ve kısa ziyaretleri
dönüşte
ekmek kırıntıları
siyah renkli sokak lambaları
utangaç sokak kedileri
ayaklarımın garip hâlleri
elimden gelen; sigara, çakmak
benden
giden, esenlikler.
Senden bana, mutluluklar
her sabahım savaş,
her
sabah, kaçan esirler
gider tek tek, akıldan..
ben son esiri savaşın
bir yanım, noksan sana
bir düş düşer, sabahıma
tek kalmışken
savaşımda
kolla beni, son sabaha…
doğum günü münasebeti ile
Gönderen Erol zaman: 02:12 Etiketler: doğumgünü, hüseyin avni aker, tarihte dün 03 Aralık 2007 Pazartesiiki aralık doğumlu milyonlarca insan gibi, benim de dün doğum günümdü. bugün ise, üç aralık tarihinin doğum günü olmadığı milyarlarca insandan biriyim. herkese merhaba.
olur işte sanki dünya birden senin aksine döner sanırsın. işte sanırsın. okul bitince de bir şeyler sanılır, hava soğuk mu gelir ne, üşünülüverilir birden.
su içerken bardağın alt kısmını yukarı doğru kaldırırken ve o anda su seni rahatlatırken bunları hiç birini düşünmezsin. insan aslında pek bir şey düşünmez ne kadar çok düşündüğünü sansa da. bunu da bilirsin ama her bildiğini bir araya getiremezsin.
inan ki, hiçbir şey olmaz… su güzeldir ve güneş bizi ısıtır.
bir sabah uyandım ve deniz kıyısında buldum kendimi… hiç zaman kaybetmeden kayıp insan bürosunu arayıp, ihbar bıraktım… biri almaya geldi beni… ‘siz misiniz?’ diye sorduğumda çok net bir ‘evet’ cevabı aldım. beni bulmuştum artık.
filan.
bir tane hayatım var. sokakta güneş beni ısıtıyor.
ayakkabılarımı bağlamak için eğilebiliyorum.
falan.